AKP Kapatma Davası Sonucuna Eleştirel Bir Giriş

                 Kapanmayacağı önceden belliydi AKP'nin ki, Anayasa Mahkemesi ağır baskı altına alınmıştı hem içerden hem de dışardan ki, sağlı sollu gelen açıklamalarda AKP'nin tüm sabit dinciliğine rağmen demokrasi yıldızı ilan edilmesi, hatta eşitlenmesi; kapatılırsa devletin de kapatılcağı savlavrı etkili oldu karar merciinde.

                 Artık laikliğe karşı, Cumhuriyein temel niteliklerine karşı dinsel gerici güçlerin ve emperyalizmin yaptıkları meşrulaşmıştır. Aynı oranda demokrasi de yaralanmıştır sanıldığının aksine kimilerinin gelişip korunduğunu söylemelerine karşın.

                 Ancak esas olan partilerin kapanmasından medet ummak değil. Asıl önemli olan demokratik tavrı koyarak aklın yolunu seçmektir ki, geçmiş kapatma tecrübeleri de bunu doğrular nitelikte. Kapananlardan ne gördük ki? İrtica tehlikesi dindi mi? Kesinlikle hayır; aksine artarak geldi.

                 Önemli olan devrimci, Cumhuriyetçi ve Atatürkçülüğü, sosyalizmi omuzlayacak gençlerin yetişmesidir. Ama bu yol çoktan kapanmıştır. Gerçeği ise milli eğitimin artık tarikatçı, cemaatçi dogmalarla kafası örülü insanlar yetiştirmesidir: ilköğretiminden yükseköğretimine dek

                Gelecek düşünen örgütsüz ama cesaretli binlerin elleriyle inşaa edilecek. Unutulmamalıdır ki, aydınlık, karanlığın en koyu olduğu anda söker ve o vakit şimdi yakındır. Umudumuzu sadece ampulün patlatılmasına bağlarsak eğer bu bizim ne kadar da çaresiz ve güçsüz olduğumuzu gösterir.

 

Kapitalizmin Yeşil Alanları

Gözüme bir reklam takıldı: gazete ile birlikte şık bir zarf içinde kuşe kağıda basılmış yarım metre kadar bir kağıt. Bir yüzünde yemyeşil çimler ve bir yazı arkasında ise toplu bir konut projesi filan var. Bir yazı var ki, bir hayli düşündürdü beni:


Çocukluğunuzdaki misket oyununu mu özlediniz? Oynanacak açık alan nerede mi diyorsunuz? 2 seçeneğiniz var! Ya bu posteri salonunuza açar ve çocukluğunuzu hayal edersiniz. Ya da ... Kent'e gelir ailenizle özlediğiniz hayatı yaşarsınız. Seçim sizin! İlk misketlerinizde ... Kent'ten hediye.”


Hep derler ya reklamlarda mantık aranmaz. Eğer aranırsa bu sefer sorulayacaktır insan ve yaratıcı süreç eleştirel düşünmeyle başlayacaktır ki, bu insnaları sömürmek için gelişmiş ülkelerde tüketim afyonunu, azgelişmiş ve geri ülkelerde ise hem tüketim, hem kültür, hem de din afyonunu kullanan kapitalizmin sorgulanması demektir.


İnsanların sömürünün farkına varması demektir; yani kar ve çıkarların sınırlanması hatta sonlanması ki, istenmeyen durumdur bu kapitalizmce.


Şimdi sormak gerekir doğası gereği kar etmek ve çıkarlarını genişletmek, sürdürmek için kapitalizm soyut, somut ne varsa paketler, satar. Yani doğayı yağmalar, insan emeğini sömürür ve bunları yaparken de müsrftir.


Aynı fayda seviyesindeki milyonlarca ürünü binlerce çalışan ile pazarlar; yarattığı rekabet ise sömürü içindir, insanlık ve doğa yararına değil. Savaşlar çıkartan kapitalizm doğanın bu denli dengesinin bozulmasında, iklimlerin değişmesinde de baş etkendir, hatta tektir.


Reklamımıza geri dönersek, vaat edilen yeşil alan doğal bir ortam değil, aksine doğal bir alanın üzerine kondurulan betonlar üzerinde yaratılan bir yeşillik sadece. Üstelik bu yapay yeşillendirme belirli bir maliyete katlanılarak insanlara aslının sağladığı fayda seviyesinin de altında bir tatmin duygusu, haz değil de doğalı ile eşit ölçüdeymişçesine pazarlanmaktadır. Kısaca insan yok edilen bir şeyi şık ambalaında satın almaktadır, bilerek cinayete ortak olmaktadır.


Üstelik kapitalizm bunca teknolojik ve bilimsel ilerlemeyi de ardına almasına karşın haz duygusunu dahi pazarlaması göstermektedir ki, yeşil doğa temasıyla karşılanmaya çalışılan mutluluk, doğal çevre de kapitalizmin yok edip sonrasında şık ambalajlar içinde pazarladığı gerçeğini saklayamamakta.


Asıl çelişkinin merkezi ise özlem duyulan yeşile, doğaya, mutluluğa ulaşabilmek için gerekli alanın kendilerinde olduğunu savunan “... Kent” reklamları için bir yığın kağıt kullanılmıştır, ulaşım maliyetleri ile doğa kirletilmiştir ki, bu sağlanacak yeşil alan için başka yerde doğanın kat be kat yok edilmesi anlamına gelmektedir.


Son olarak sözü Karl Marx'a bırakıyorum hani o lise felsefe kitaplarında genç beyinlere “başaşağı duran Hegel'in felsefi sistemini ayakları üzerine oturtmuştur” gibi saçma sapan bir tanımla geçiştirilen büyük insana:


Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser.”

Eğitimin Dincileşmesi

Eğitim sistemimiz yasalarda laik ve bilimin, Atatürk devrimleriin izinde çağın gereklerine göre insan yetiştiriyor gibi gözükse de akılcılık ve bilmselliğin dışlandığı, felsefenin de taşlandığı, ama dinciliğin de kutsandığı bir çizgiye çekilmiştir. Kimlerce? Son altmış yıldır tüm Türkiye'ye emperyalizmle yatıp kalkarak ihanet eden düzen partilerince ve sağcı-dinci partilerce.


İlköğretimden üniversiteye dek yetiştirilen sorgulamayan, soru-dahi soramayan, düşünemeyen, kendisine verilenlerle yetinen, kuşku ve merak duyguları köreltilen insanlar ki, hepsinin ortak noktası sömürünün her türlüsüne kayıtsız olmaları, ama tüketim dünyasına anında uyum sağlamaları.


Atatürk laik bir devlet kurdu, ama en büyük eserim dediği Cumhuriyei emanet ettiği gençler ise laik bir toplum yaratmak yerine emperyalizmle işbirliğine giderek toplumun odak noktasına dini yerleştirip laikliği, akıl ve bilimi kapı dışarı ettikleri gibi bunun adına da demokrasi dediler.


Üstelik bugün gelinen noktada dinsel eğitim veren okullarda aklı dogmalara şartlanmış, aklı esir şeyhlerin, şıhların, din bezirganlarının ağızlarına kabıp kaderlerini dinsel gerici güçlere emanet eden insnalar için sayılara ve de sandığa indirgenmiş demokrasimiz de özgürlük istenmektedir.


Türbanın; ki, kadının eşitlikten ve dünya nimetlerinden mahrum bırakan, kendi aklını kullanmasını engelleyen, erkek egemenliğini ve sömürülmeyi kabul etmesi gerçeği ortadayken yok sayıp bunu özgürlük adına sunmaları da bu eğitm sisteminin ve demokrasinin çarpıklığının sonucudur. Var olan gerçek demokrasi ve özgürlük değil, türbana dolanmışlıktır.

Meydan Kimelere Kaldı Biz Bölündükçe?

İnanç ve etnik bölücülük ekseninde yapılan siyaset,n toplumu ayrıştırdığı, yapay bölünmelerle birbirine düşürüldüğü artada. 1960'lar, 70'ler böyle geçmemiş miydi? Sağ-sol, Sünni-Alevi, Maraşlar, Çorumlar, Sıvaslar... Bugün ise aynı oyun türbanlı-türbansız, inançlı müslüman-inançsız laik adı ile yeniden sahnede.


12 Eylül ve sonrasında uygulananlar ile siyasetin dışına itilen, sindirilen, kimliksizleştirilen toplum, gençler, emekçiler, solcular, laikler ne kitleleri örgütleyebilmekte ne de iktidara gelebilmek için kapitalizmin dışsallıklarından yararlanıp kendi sermayesini oluşturabilmekte. Aslında solcuların, laikleirn Atatürkçülerin ömrü ya da 28 yılı birbirilerini suçlamakla, suçladıkça da bölünmekle geçmiştir.


Biri Kemalizmi “faşist, burjuva, işgalci, tepeden inme, Jakoben” ilan ederken, diğeri sosyalistleri “ütopya dünyası şekeri satıcısı” olarak tanımlamakta. Bu şekilde zarar verilen ortak düşman emperyalizm değil bu ülkenin insanı, geleceğidir.


Atatürkçülerin açmazı laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti istemeleri, Atatürk devrim ve ilkelerinin yaşatımlası; ama bu istenilenler emperyalizme ve sömürüye karşı, emekten ve ulusal politikalardan yana, tam bağımsızlıkçı, faşizan bir demokrasinin özgürlüklerini sunmayan bir düzende mi olacak yoksa bugünün kapitalist egemen demokrasisinde mi? Ya da Atatürk heykelleri her yerde olsun ama iktidarda ne olursa olsun mu? Üstüne birde laikliğin bekçiliğini orduya havale etmeleri ve kendi güçlerini kullanmamaları da bir diğer etken.


Sosyalistlerin belası ise aşırı uçlarda gezinenlerin gerçekten sosyalizmi savunanların önüne geçip fikirleri sis bulutunun ardında görünmez kılması. Bu aşırı uç fikirler ise toplumu kucaklayacak eylemler yerine örgütlülüğü de zedeleyen, altyapıyı oluşturmadan, toplumu biçimlendirmeden gerek silahlı mücadeleyle, gerekse terör ile “bu kış komünizmi” getirmek yurda; devrim yapmak.


Bunca bölünmüşlük, kararsızlık ve alanlarda toplananından geceleri gizli gizli afiş yapanlarına, aydın ve ulusalcı duruş sergileyenlerinden konuşmalarla, yazılarla, kitaplarla kahvelerde, işyerlerinde öğle molalarında emekçileri örgütlemeye çalışanlarına dek umut, aydınlık, sömürüsüz tam bağımsız bir devlet isteyenleri ne yazık ki, ardından örgütlenecekleri bir güçten mahrum etmektedir. Bir bakıma dinsel gerici güçlerin ve emperyalizm bu denli kökleşmesi ve devleti ele geçirip dinci ideolojiyi damarlarına zerk etmesi ve yılgınlık, miskinlik bu güçten mahrum olmanın nedenidir.


Üstelik bu mahrum bırakılma sürerken meydanı boş bulan emperyalizm ve onun kucağında palazlanan dinsel gerici güçlerle, etnik bölücülerle, kapitalist özgürlükleri savunanlar da hızla ilerlemekte, kaleleri birer birer ele geçirmekte.

 

Din ve Kutsalların Yeni Mekanı: Üniversiteler

Çankaya'daki partiler üstü olması gerekentarafsız, ama dinen feci taralı AKP'li Kayseri ziyaretinde buyurmuşlar ki “Üniversiteler, aynı zamanda düşüncelerin serbestçe ifade edildiği, inançların serbestçe yaşandığı, siyasetin kısı çekişmelerine girmeyen, lüzümsuz ideolojik tartışmalara sahne olmayan yerler olmalı.” Özetle cumhurbaşkanına göre üniversitede siyaset değil, inanç özgürlüğü olmalı.


Bu sözleri normal karşılamalı. Çünkü ne de olsa dinci AKP'nin toplumsal yaşama, devlet düzenine, kadına ve önemlisi eğitime bakış açısı sabit ve din temelli.


Bugün türbanı üniversitelerde kadınların, türbanlı kızların okuması, yaşama katılabilmesi için özgürlük adına topluma “kim ne derse desin” anlayışıyla dayatan ve anayasada bu çağdaş köleliye, İslam devletine gidişin başlangıcına yer veren dinci AKP ile bu dinci-faşist yapılanmaya destek olanlara anımsatmak görevimizdir üniversitelerin işlevini:


Üniversiteler bilim yapılan ve her zaman yanlışlanabilecek bilgiler üreten, gerçeği ne olursa olsun yılmadan, deneyerek, yanılarak arayan, dogmalara karşı eleştirel ve yaratıcı aklı yücelten yerlerdir.


Üniversiteleri akıl ve bilimden soyutlamak, dinci çizgiye çekebilmek için elinden geleni -gerek maddi, gerekse bürokratik- yapan AKP, sonunda üniversitelerden kapı dışarı edilen, asıl yeri vicdan ve tapınaklar olan din, dogma ve kutsalları bu kez anayasa zoru ile; dahası çoğunluk diktası ile; bacadan içeri sokmak niyetinde.


Üstelik inançları özgürce tartışmaktan bahseden bu kafalar siyaseti, ideolojileri -ki, anarşizmle bir tuttukları insancıl, emekten yana sosyalizmi- kapı dışarı etme çabasında 12 Eylülden beri. Umutsuz, siyaseti oy kullanmak sanan, alanlarda haklarını savunmak, sömürüyü sonlandırmak için toplanmak yerine dev alışveriş merkezlerinde tüketim için toplanan, tükettikçe mutlu olan, insanlaştığını sanan üniversite gençleri tabii ki, siyasetten bahsetmeyecek, ideolojilere yabancı kalacak.


Aynı zamanda bu düzende onlara göre üniversiteler sürekli gerçeği arayan, bilgi üreten, bilim yapan, “aklı hür, vicdanı hür, fikri hür”, sorgulayan, eleştiren gençler yetiştirilen yuvalar değil kapitalist sömürü ekonomisinin arka bahçesi olmalı. Ürettiği bilgiler, yetiştirdiği gençler ve sahip olduğu akademisyenler ile! Ve asla bilgi üretmemeli, eleştirel ve yaratıcı aklı sınırsızlaştırmamalı; hele dogma ve kutsallara karşı savaş açmamalı!


Türban sadece başlangıç. Hem kadınlarımızın köleliğinin, hem ülkenin rejiminin, geleceğinin ve bağımsızlığının yitirilmesinin, hem de eleştirel, yaratıcı aklın sınırsızlığının sınırlandırılmasının ve dogmaların istilasının başlangıcı.

foto resim albüm - fotoğraf yükle